Üyeliğinizle ilgili bir sorun yaşıyorsanız ufoss@dilogren.com adresinden bize ulaşabilirsiniz.
Dilogren.com Forum Arşivi
Hollanda • Yabancı Dil • Eğitim • Yaşam Arşiv: 2021 ve öncesi
Sponsorlarımız

mutlu olma sanati !!

Yorum için giriş yap 56 mesaj · 18.679 görüntülenme
Asya'da maymun yakalamak icin kullanilan bir cesit tuzak vardir. Bir hindistancevizi oyulur ve iple bir agaca veya yerdeki bir kaziga baglanir. Hindistancevizinin altina ince bir yarik acilir ve oradan icine tatli bir yiyecek konur. Bu yarik sadece maymunun elini acikken sokacagi kadar buyukluktedir, yumruk yaptiginda elini disari cikaramaz. Maymun, tatlinin kokusunu alir, yiyecegi yakalamak icin elini iceri sokar ve yiyecegi kavrar, ama yiyecek elindeyken elini disari cikarmasi olanaksizdir.Sikica yumruk yapilmis el, bu yariktan disari cikmaz. Avcilar geldiginde, maymun cilgina doner ama kacamaz. Aslinda bu maymunu, tutsak eden hicbirsey yoktur. Onu sadece onun kendi bagimliliginin gucu tutsak etmistir. Yapmasi gereke tek sey elini acip yiyecegi birakmaktir . Ama zihninde acgozlulugu o kadar gucludur ki bu tuzaktan kurtulan maymun cok nadir gorulur.


Bizi tuzaga dusuren ve orada kalmamiza neden olan sey, arzularimiz ve zihnimizde onlara bagimli olusumuzdur. Tum yapmamiz gereken, elimizi acip benligimizi ve bagimli oldugumuz seyleri serbest birakmak ve dolayisiyla ozgur olmaktir.


Joseph Goldstein

"The experience of Insight"dan

:idea:
Kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki köpeği izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı. Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri köpekti bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için biri yeterli gözükürken niye ötekinin de olduğunu, hem niye renklerinin illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık. O merakla sordu dedesine. Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı. "Onlar" dedi. "Benim için iki simgedir evlat."


"Neyin simgesi" diye sordu çocuk.


"İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları."


Çocuk, sözün burasında, mücadele varsa, kazananı da olmalı diye düşündü ve her çocuğa has bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi: "Peki, sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?"


Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa: "Hangisi mi evlat? Ben hangisini daha iyi beslersem!"


sevgilerimle
Bir kurbağa sürüsü ormanda yürürken, içlerinden ikisi bir çukura düştü. Diğer bütün kurbağalar çukurun etrafında toplandılar. Çukur bir hayli derindi ve arkadaşlarının zıplayıp dışarı çıkması mümkün gözükmüyordu. Yukarıdaki kurbağalar, boşuna çabalamamalarını söylediler arkadaşlarına: “Çukur çok derin. Dışarı çıkmanız imkânsız.”


Ancak, çukura düşen kurbağalar onların söylediklerine aldırmayıp çukurdan çıkmak için mücadeleye devam ettiler. Yukarıdakiler ise hâlâ boşuna çırpınıp durmamalarını, ölümün onlar için kurtuluş olduğunu söylüyorlardı. Sonunda kurbağalardan birisi söylenenlerden etkilendi ve mücadeleyi bıraktı. Diğeri ise çabalamaya devam etti. Yukarıdakiler de, çırpınıp durarak daha çok acı çektiğini söylemeyi sürdürdüler.


Ne var ki, çukurdaki kurbağa son bir hamle daha yaptı, bu kez daha yükseğe sıçramayı başardı ve çukurdan çıktı. Çünkü, bu kurbağa sağırdı. O yüzden, arkadaşlarının ümit kırıcı sözlerine kulak asmamıştı…


sevgilerimle
Karlı bir kış günüymüş...Yağan kardan üşümüş küçük kırlangıç, yalnız bir adamın penceresinin dışına gelip gagasıyla camı tıkırdatmış, adeta adamın onun

içeri girmesine müsade etmesini istemiş.


Yalnız adam bu isteği görmüş, "olmaz alamam, git başımdan" der gibi kuşu kovalamış, sonra da kendi kendine söylenmiş;"Hıh, camı tıkırdatmakla

kendisini içeri alacağımı mı sanıyor acaba..?"


Gecenin ilerleyen saatlerinde canı sıkılmış, rüzgar ve soğuk arttıkça yalnız adamı daha başka düşünceler sarmış, kırlangıcın arkadaşlığını geri tepmekten biraz pişmanlık duymuş...


"Keşke kuşu içeri alsaydım. Ona biraz yiyecek verirdim. Minik kuş oradan oraya uçar, neşeli sesler çıkartır, cıvıldar, yalnızlığımı paylaşırdı. " demiş.


Ertesi sabah ilk iş pencereyi açıp, etrafına bakınmış adam, belki kırlangıç

oralarda bir yerlerde olabilir diye düşünmüş. Ama görememiş zavallı kırlangıcı...


Uzun kış geçmiş, yine yaz gelmiş... Etrafta kırlangıçlar, cıvıldıyarak uçmaya başlayınca; yalnız adam, heyecanla camını sonuna kadar açıp kuşu beklemiş... Ama hiç gelen olmamış.


Onun hevesle havada uçan kuşlara baktığını gören komşusu hikayeyi öğrenince

hafif buruk bir sesle: "Sevgili komşum, anlaşılan sen kırlangıçların sadece 6 aylık bir ömürleri oduğunu bilmiyordun?" demiş. Bunu işiten yalnız adam çok üzülmüş ama üzülmek için de artık geç kaldığını anlamış...


sevgilerimle
Kim ve Sartebus


Antik zamanlarda yaşamış yaşlı bir adamla, genç bir çocuğun hikayesidir bu:


Kim, yalnız yaşayan, yiyecek ve başını örtecek bir çatıdan çok, bir neden arayan, köyden köye dolaşan bir yetimdi.


"Neden" diye merak ederdi;"Neden herşey bu kadar zor? Biz kendimiz mi zorlaştırıyoruz, yoksa mücadele etmemiz gerektiği için mi?"…


Bunlar, Kim kadar genç bir çocuk için bilgece düşüncelerdi…


Birgün, aynı yolda seyahat eden yaşlı bir adamla tanıştı. Yaşlı adam oldukça ağır görünen, üzeri örtülü, büyük bir sepet taşıyordu. Yol kenarında mola verdiklerinde, yaşlı adam yorgun bir halde sepetini yere koydu. Kim'e sanki "yaşlı adam varını-yoğunu bu sepette taşıyormuş" gibi geldi.


"Sepetin içinde onu bu kadar ağır yapan ne var?" diye sordu Kim, Sarbetus'a. "Onu senin için taşımak beni mutlu edecektir. Ne de olsa sana göre çok genç ve güçlüyüm!".


"O senin benim yerime taşıyabileceğin bir şey değil" diye yanıtladı yaşlı adam. "Benim taşımam gereken bir şey". Ve ekledi "Bir gün, kendi yolunda yürüyeceksin ve benimki kadar ağır bir sepet taşıyacaksın".


Günlerce ve kilometrelerce birlikte yürüdüler ve Kim, Sarbetus'a "insanların neden böyle kendi kendilerine eziyet ettikleri" hakkında sorular sordu. Ama ne yanıtlarını öğrenebildi, ne de yaşlı adamın taşıdığı sepetin içindeki ağır yükün ne olduğunu... Sonunda Sartebus, artık daha fazla yürüyemeyeceği ve son kez dinlenmek için uzandığı zaman, sepetin içindeki sırrı söyledi ve neden insanların kendi kendilerine eziyet ettiklerinin yanıtını da verdi:


"Bu sepette" dedi Sartebus, "kendim hakkında inandığım ama gerçek olmayan şeyler var. Onlar, yolculuğum boyunca ağırlık yapan taşlardı. Şüphenin her çakıl taşının, tereddütün her kum tanesinin ve yanılgının yol boyunca topladığım her kilometre taşının ağırlığını sırtımda taşıdım. Bunlar olmadan çok ilerilere gidebilirdim. Hayalimde canlandırdığım insan olabilirdim. Ama gördüğün gibi, yolun sonunda, bunlarla başbaşayım.."


Ve sepeti kendisine bağlayan ipleri bile çözemeden, yaşlı adam gözlerini kapadı, son uykusuna daldı…


Kim, sepeti Sarbetus'un sırtından çözdü ve içini merakla açtı… Sepetin içi boştu! Ve o anda sorularının yanıtını anlar gibi oldu:


Çoğumuz, sırtımızdaki bir sepette korkularımızı ve kendi oluşturduğumuz sınırlarımızı taşıyarak yaşadığımız için, hayallerimizle birlikte gömülüyoruz!


sevgilerimle
'Son Akşam Yemeği'


Leonardo da Vinci 'Son Akşam Yemeği' isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı...

İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren

Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı...


Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı...

Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti..Onu poz vermesi için atölyesine davet etti,

sayısız taslak ve eskiz çizdi.. Aradan 3 yıl geçti. 'Son Akşam Yemeği' neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı...

Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali,

resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı.. Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu..Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı...

Leonardo yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi...

Çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.. Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler.Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı..Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu..

Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun Etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:


'Ben bu resmi daha önce gördüm'...

'Ne zaman diye sordu' Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı.

'Üç yıl önce adam... Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti'...


sevgilerimle
Loise Redden isimli çok fakir giyimli bir kadın yüzünde bir hüzünle bir manava girer. Dükkân sahibine mahcup bir şekilde yaklaşır. Kocasının çok hasta olduğunu, çalışamaz duruma düştüğünü ve yedi çocuğu ile birlikte aç kaldıklarını ve yiyeceğe ihtiyaçları olduğunu söyler. John Longhouse isimli manav ona ters bir şekilde bakarak derhal dükkânını terk etmesini ister. Kadın ailesinin ihtiyaçlarını düşünerek, lütfen efendim der paramız olur olmaz getirip borcumu ödeyeceğim. John kendisine bir kredi açamıyacağını çünkü onun eski bir müşterisi olmadığını, kendisinde bir hesabının bulunmadığını söyler. O sırada dükkânın dışında bekleyen bir müşteri ikisinin arasında devam eden bu konuşmayı dinlemektedir. İçeri girerek Johna yaklaşır ve ben o kadının almak istediklerine kefilim der. Ailesinin ihtiyacı olan şeyleri ona ver. Bunun üzerine manav çok isteksiz bir şekilde kadına döner ve bir alışveriş listen var mıydı diye sorar. Louise "Evet efendim " der. "Tamam" der manav. Şimdi onu terazinin şu kefesine koy, onun ağırlığınca diğer kefeye istediklerinden koyacağım.! " Louise bir an duraksadıktan sonra başını önüne eğer ve çantasını açarak üzerine bir şeyler karalanmış bir kâğıt parçasını çıkartır ve manavın kendisine gösterdiği kefeye özenle bırakırken başı hala öne eğiktir. Manavın ve diğer müşterinin gözleri terazinin kefesine dikilirken hayretle büyümüştür. Manav müşteriye dönerek kısık bir sesle, " İnanamıyorum." der. İnanılacak gibi değildir. Müşteri manava gülerken manav çoktan diğer kefeye eline geçeni doldurmaya başlamıştır ama nafile, diğer kefeyi yerinden bile kıpırdatamamıştır. Terazinin kefesi artık üzerindekileri almayacak kadar doldurduğunda çaresiz hepsini bir torbaya doldurarak kadına verir. Şaşkınlıkla üzerinde bir şeyler çiziktirilmiş kâğıdı eline alır ve okur. Bir de bakar ki orda bir alış veriş listesi yoktur. Sadece bir dua yazılıdır. " Tanrım neye ihtiyacım olduğunu sen bilirsin, kendimi senin ellerine teslim ediyorum. " Manav taş gibi bir sessizliğe bürünmüştür. Loise kendisine teşekkür ederek dükkândan ayrılır. Müşteri Johnun eline bir elli dolarlık tutuştururken, her kuruşuna değdi, der. Daha sonra John Longhous terazisinin kefelerinin kırılmış olduğunu görür. Duanın ne kadar ağır çektiğini sadece Tanrı bilir. Dua bizim için hiçbir maliyeti olmayan bedava bir hediyedir. :!:


sevgilerimle
Bedevi...


Yaşlı bedevi, çölde ağır ağır ilerliyordu devesinin sırtında. Uzaktan bir karaltı gördü ve o tarafa yöneldi. Yanına yaklaştığında, bunun susuzluktan ölmek üzere olan bir adam olduğunu gördü. Hemen indi ve adama su verdi. Kendine gelen adam, kalktı, deveye bindi ve sürmeye başladı. Devesinin çalındığını gören yaşlı bedevi, şaşkınlığını attıktan sonra "bari kimseye söyleme" diye bağırdı. Bu söze şaşıran hırsız, "neden" dedi, "senin için ne önemi var ki?". "Eğer anlatırsan" dedi yaşlı bedevi, "bundan sonra kimse kimseye çölde su vermez". :!: :!:


sevgilerimle
Sabır


Genç bir adam, değerli taşlara ilgi duyarmış ve mücevher ustası olmaya karar vermiş.

"Bu mesleği yapacaksam, iyi bir mücevher ustası olmalıyım," diye düşünmüş ve ülkedeki en iyi mücevher ustasını aramaya başlamış.


Sonunda bulmuş; yanına varmış, bir süre bekledikten sonra usta tarafından kabul edilmiş.

"Anlat, dinliyorum," demiş usta. Genç adam anlatmaya başlamış, taşlara ilgi duyduğunu ve iyi bir mücevher ustası olmaya karar verdiğini heyecanla anlatmış.


Yaşlı usta sesini çıkarmadan genç adamı dinlemiş, sözleri bitince de ona bir taş uzatmış,

"Bu bir yeşim taşıdır," dedikten sonra genç adamın avucuna taşı bırakmış ve avucunu kapatmış. "Avucunu aynen böyle kapalı tut ve bir yıl boyunca hiç açma. Bir yıl sonra tekrar gel. Haydi şimdi güle güle," demiş ve şaşkın genç adamı öylece bırakıp kalkmış, odadan çıkmış.


Genç adam evine dönmüş, kendisini merakla bekleyen annesiyle babasına neler olduğunu anlatmış. Anlattıkça da kendisine çok anlamsız gelen bu hareketi ve soğuk konuşması nedeniyle kızdığı ustaya olan öfkesi artıyormuş.


Günler geçmeye başlamış. Genç adam sürekli söyleniyor, ama avucunu hiç açmıyormuş.

"Nasıl böyle budalaca bir şey yapmamı ister? Bir de ülkenin en iyi mücevher ustası olacak. Bu saçmalığa bir yıl boyunca nasıl katlanacağım, böyle bir eziyetle nasıl yaşarım?

Bu ne biçim ustalık. Ustalık kaprisi yapacaksa, bari başından yapmasaydı."

Devamlı söyleniyor, her önüne gelene ustadan yakınıyor, ama avucunu hiç açmıyormuş. Avucu kapalı uyuyor, bütün işlerini diğer eliyle yapıyormuş. Ve bu duruma da giderek alışmaya, diğer elini çok rahat kullanmaya başlamış.

Uyurken de yanlışlıkla avucu açılıp taş düşmesin diye hep yarı uyanık uyuyormuş.

Böylece bir yıl geçmiş, her günü zorluklarla dolu, her gecesi de yarım uykuyla yaşanmış bir yılı tamamlanmış.


Ve o gün gelmiş.


Genç adam tam bir yıl sonra, büyük ustanın karşısına çıkmış. Usta bir süre beklettikten sonra yanına gelince, genç adam ne kadar saçma bulursa bulsun, bu sınavı başarıyla tamamlamış olmanın verdiği gururla elini uzatmış, avucunu açmış.


"İşte taşın," demiş.

"Bir yıl boyunca avucumda taşıdım, şimdi ne yapacağım?"


Yaşlı usta sakin bir sesle cevap vermiş:

"Şimdi sana bir baska taş vereceğim, onu da aynı şekilde bir yıl boyunca avucunda taşıyacaksın."


Bu söz üzerine genç adam bütün sükunetini kaybetmiş, bağırıp çağırmaya başlamış. Yaşlı ustayı bunaklıkla, delilikle suçlamış, mücevher ustalığını öğrenmek için gelen genç bir insana böyle eziyet ettiği için, hasta olduğunu bağıra çağıra söylemiş.


Genç adam bağırıp çağırırken, yaşlı usta ona hissettirmeden bir taşı avucuna sıkıştırmış. Öfkeden yüzü kıpkırmızı genç adam, bir yandan bağırıp çağırırken avucundaki taşı hissetmiş. Durmuş, taşı biraz daha sıkmış ve heyecanla konuşmuş:


"Bu taş, yeşim taşı değil usta!.." :!: :!:


sevgilerimle
MUTLULUK NE DEGILDIR?


Vaktiyle, görkemli bir malikanede yaşayan, yaşlı, çok zengin bir adam varmış.

Malikane, gözalıcı güzellikte güllerin yetiştiği bir bahçenin içinde yer alıyormuş.

Bu yaşlı zenginin evine, her hafta belli bir gün, orta yaşlı, tatlı dilli bir bohçacı kadın gelir ve yepyeni birbirinden güzel, pahalı kumaşlarını önce adama sonra çalışanlarına sunarmış...

Bir gün yine Malikane'ye gelmiş kadın yeni kumaşlarıyla, bekleme salonuna almışlar onu...

Yaşlı, zengin ev sahibi biraz gecikince sıkılmış kadın ve duvarlarda asılı fotoğrafları incelemeye koyulmuş.

Adam gelince "Beyim"demiş, "gençlik fotoğraflarınıza bakarken düşündüm de, çok ama çok yakışıklıymışsın. Mal mülk para desen, malum. Eee pek iyi de bir adamsın tanıdığım kadarıyla, o zaman niye hiç evlenip aile kurmadın be beyim?"


Adam gülümsemiş ve "madem garibine gitti, anlatayım" demiş. "Ama önce gül bahçesine çık ve bahçemin en güzel ama en güzel gülünü getir,"demiş. "Ama kapıya giderken seç, eve geri dönerken değil!"


Kadın şaşırarak "peki" demiş ve çıkmış bahçeye...

O büyüleyici güllerin arasında ilerlerken bir türlü karar veremiyormuş. "Şu güzel, bu güzel, yok yok belki ileride daha güzeli vardır" diye... Fakat bir bakmış ki bahçe kapısına gelmiş ve duvar dibinde gölgede kalmış bir kaç çelimsiz gülden başka gül yok?!

Ne yapsın dönerken seçemeyeceği için ve o güller de güzel olmadığı için eli boş dönmüş.

Adam "Hani en güzel gül?" diye sorunca anlatmış durumu...

Yaşlı zengin demiş ki:

"Anladın mı şimdi benim tüm hayatım boyunca niye evlenemediğimi? Doyumsuz olmasaydın eğer daha güzeli, daha iyisi, bunun rengi, bunun dikeni diye... Ve sarılsaydın dört elle sevdiğini, beğendiğini hissettiğin o güzelim güllerden birine, ellerin bomboş olmazdı benim gibi yolun sonuna geldiğinde..."


sevgilerimle
Önyargı


Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu dogmadan ölmüş, tek basına yasayan hamile bir kadın kendisine arkadaş olması acısından dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye baslar. gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmaz. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşır. Bir kaç ay sonra kadının çocuğu doğar. Tek basına tüm zorluklara göğüs germek ve yavrusuna bakmak zorundadır. günler geçer.

ve kadın bir gün bir kaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kalır... gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardır. Aradan biraz zaman geçer ve anne eve gelir. gelinciği ve kanlı ağzını görür.


Anne çıldırmışcasına gelinciğe saldırır ve oracıkta oldurur hayvani. Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyulur. Anne odaya yönelir... Ve odada beşiği, beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış bir yılanı görür..


Einstein’ın söylediği rivayet edilen bir söz var. "insanlardaki önyargıyı parçalamak benim atomu parçalamamdan çok daha zor" :!: :!: :!:


sevgilerimle
Mucize


Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu

kurtarabilmek için ellerinden gelen herşeyi yapmışlardı. George'nin yalnızca çok pahalıya malolacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu. Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını

duymuştu Sally: "Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir." Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally. Domuz biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek

saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti.


Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally'nin beklediğini görünce "Evet, ne istiyorsun söyle bakalım" dedi. "Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum" diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi. Sally "Kardeşim" dedi. Sessizce

yutkunduktan sonra devam etti: "Kardeşim çok hasta,bir mucize almak istiyorum." Eczacı Sally'e bakarak: "Anlayamadım" dedi. "Şeyy, babam 'Onu ancak bir mucize kurtarabilir' dedi, bir mucize kaç paradır, bayım?" Eczacı Sally'e sevgi ve acımayla baktı bu kez: "Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize

satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım" dedi.


Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içine bakarak "Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını

söylemeniz yeterli" dedi. Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally'e dönerek "Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım? diye sordu."Bilmiyorum" dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen

yaşlara aldırmaksızın devam etti: "Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam "Onu ancak bir mucize kurtarabilir" deyince ben de

paramı alıp buraya geldim." "Peki, ne kadar paran var?" diye sordu iyi giyimli adam. " Bir dolar ve onbir sent" dedi Sally. "Ve dünyadaki tüm param bu!" "Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para" dedi, iyi giyimli adam.


Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally'nin elini tutarak "Beni

yaşadığın yere götürür müsün lütfen?" diye sordu. "Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum" dedi. İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong'du ve George

için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı. Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne:"Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu

maliyeti ne kadardır merak ediyorum" dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça malolduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir dolar ve onbir sent!


sevgilerimle
Guzel bir siir ile devam edelim.. ;)


Ateş ve Su

Ateş birgün Su'yu görmüş yüce dağların ardında

Sevdalanmış onun deli dalgalarına.

Hırçın hırçın kayalara vuruşuna,

Yüreğindeki duruluğa

Demiş ki Su'ya:

Gel sevdalım ol,

Hayatıma anlam veren mucizem ol...


Su dayanamamış Ateş'in gözlerindeki sıcaklığa

"Al..." demiş;

"Yüreğim sana armağan."

Sarılmış Ateş'le Su birbirlerine

Sıkıca,kopmamacasına...


Zamanla Su,buhar olmaya

Ateş,kül olmaya başlamış.

Ya kendisi yok olacakmış,ya aşkı...

Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de,

Yüreğindeki kederi de

Alıp gitmiş uzak diyarlara Su...


Ateş kızmış,ateş yakmış ormanları

Aramış Su'yu diyarlar boyu,

Günler boyu,geceler boyu

Bir gün gelmiş,Su'ya varmış yolu

Bakmış,o duru gözlerine suyun

Biraz kırgın,biraz hırçın.


Ve o an anlamış;

Aşkın bazen gitmek olduğunu.

Ama gitmenin yitirmek olmadığını...

Ateş durmuş,susmuş,sönmüş aşkıyla.


İşte o zamandan beridir ki:

Ateş Su'dan,

Su Ateş'ten kaçar olmuş...


Ateş'in yüreğini sadece Su,

Su'yun yüreğini

Sadece Ateş alır olmuş...


sevgilerimle
Ego


Öğrenci ustasına sorar:

Ego nedir?

Usta yüzünü buruşturarak öğrenciye dönüp,

"Bu ne kadar aptalca bir soru. Bunu sadece bir aptal sorabilir." der.


Öğrenci allak bullak olur, öfkeden kıpkırmızı kesilmiştir.

Usta gülümser ve şöyle der:

İşte ego budur!


sevgilerimle
nevilen yazdı:
Mucize


Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve onu

kurtarabilmek için ellerinden gelen herşeyi yapmışlardı. George'nin yalnızca çok pahalıya malolacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı fakat bunun için yeterli paraları yoktu. Babasının, umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını

duymuştu Sally: "Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir." Bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü Sally. Domuz biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden çıkartarak içindeki paraları yavaşça yere dökerek

saymaya başladı. Yanılgıya düşmemek için tam üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti.


Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu ama Sally'nin beklediğini görünce "Evet, ne istiyorsun söyle bakalım" dedi. "Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum" diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi. Sally "Kardeşim" dedi. Sessizce

yutkunduktan sonra devam etti: "Kardeşim çok hasta,bir mucize almak istiyorum." Eczacı Sally'e bakarak: "Anlayamadım" dedi. "Şeyy, babam 'Onu ancak bir mucize kurtarabilir' dedi, bir mucize kaç paradır, bayım?" Eczacı Sally'e sevgi ve acımayla baktı bu kez: "Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize

satmıyoruz, sana yardımcı olamayacağım" dedi.


Sally o kadar kolay vazgeçmek istemedi. Eczacının gözlerinin içine bakarak "Karşılığını ödemek için param var benim, bana yalnızca fiyatını

söylemeniz yeterli" dedi. Bu arada Sally ve eczacının yanında bekleyen iyi giyimli bey Sally'e dönerek "Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için küçük hanım? diye sordu."Bilmiyorum" dedi Sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen

yaşlara aldırmaksızın devam etti: "Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam "Onu ancak bir mucize kurtarabilir" deyince ben de

paramı alıp buraya geldim." "Peki, ne kadar paran var?" diye sordu iyi giyimli adam. " Bir dolar ve onbir sent" dedi Sally. "Ve dünyadaki tüm param bu!" "Bu iyi bir şans, küçük kardeşini kurtarmak için gerekli olan mucize için yeterli bu para" dedi, iyi giyimli adam.


Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally'nin elini tutarak "Beni

yaşadığın yere götürür müsün lütfen?" diye sordu. "Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum" dedi. İyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong'du ve George

için gerekli olan ameliyatı yapabilecek tanınmış bir cerrahtı. Ameliyat başarıyla sonuçlanmış ve aile hiçbir ödeme yapmamıştı. Hep birlikte mutluluk içinde evlerine döndükleri zaman hâlâ yaşadıkları olayların etkisinden kurtulamamışlardı. Anne:"Hâlâ inanamıyorum. Bu ameliyat bir mucize! Doğrusu

maliyeti ne kadardır merak ediyorum" dedi. Sally kendi kendine gülümsedi. O bir mucizenin kaça malolduğunu çok iyi biliyordu. Tam tamına bir dolar ve onbir sent!


sevgilerimle



:cry: :cry: :cry: hepsi harika ama bu benim gozlerimi doldurdu inanki,ellerine klavyene sglik arkdsm,,,
Kavak Ağacı ile Kabak


Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş.

Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış.

Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş

ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş.

Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:

-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?

-On yılda, demiş kavak.

-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.

-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!

-Doğru, demiş kavak.

Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında

kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış.

Sormuş endişeyle kavağa:

-Neler oluyor bana ağaç?

-Ölüyorsun, demiş kavak.

-Niçin?

-Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.


1.Ders: Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı sayılmaz.

Kolay kazanılan, kolay kaybedilir.

Her işte alın teri ve emek şarttır.
En iyi Buğday


Her yıl yapılan "en iyi buğday" yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı.

Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi:

-Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor, dedi.

-Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz?

Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda,

-Neden olmasın, dedi çiftçi.

-Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır.

Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir.

Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.


2. Ders: Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar.

Sonra yayılarak devam eder. Kin, cimrilik, nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar değildir.
Geleceğini biliyordum…


Savaşın en kanlı günlerinden biriydi.

Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü.

İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar.

Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada,

başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti,

-Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş.

Büyük bir ihtimalle ölmüştür.

Artık onun için yapabileceğin bir şey yok.

Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma.

Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı.

İnanılması güç bir mucize gerçekleşti, asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı.

Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar.

Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı. Siperdeki diğer arkadaşı;

-Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın.

-Değdi, dedi, gözleri dolarak, -değdi…

-Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?

-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı.

Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim içim.

Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı:

-Geleceğini biliyordum… Geleceğini biliyordum…


3. Ders: Güven vermek önemlidir. Güven duymak önemlidir.

Duyulan güveni boşa çıkarmamak daha da önemlidir.


"Her sabah Afrika'da bir ceylan uyanır.

En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa öldürülecektir.


Her sabah Afrika'da bir aslan uyanır.

En hızlı ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa aç kalacaktır.


Aslan veya ceylan olmanız fark etmez.

Güneş doğduğunda koşmaya başlasanız iyi olur."
afrika Atasözü


Çok çalışmak, emek harcamak, güven vermek, sevmek ve paylaşmak hayatın anlamlı olmasını sağlar.

Her sabah uyandığımızda bir de böyle bakalım dünyaya.

Unutmayın hayat uzun bir öyküye benzer.

Ancak öykünün uzun olması değil, iyi olması önemlidir.
gerçek bir hikaye


Bu olay 14 ekim 1998 de kıtalar arası bir uçuş esnasında gerçekleşti.

Bir kadın, uçakta zenci bir adamın yanında oturuyordu. Durumdan rahatsızlığını

belli edercesine, hostesten başka bir yer bulmasını istedi, zira öylesine

antipatik birinin yanında oturamazdı. Hostes, tüm uçağın dolu olduğunu fakat

birinci sınıfta yer olup olmadıına bakacağını söyledi.

Diğer yolcular şaşkınlık ve tiksintiyle olayı izliyorlardı, bu kadının sadece

terbiyesizliğine değil, bir de birinci sınıfta yolculuğu devam edeceğine şahit

oluyorlardı. Zavallı adamcağız çok kötü bir durumda olmasına rağmen cevap

vermemeyi tercih etti. Bu yüksek tansiyondaki durumda kadın, birinci sınıfta ve o

adamdan uzak uçabileceğinden tatmin olmuş, hostesin dönmesini bekliyordu.

Birkaç dakika sonra geri gelen hostes, kadına:

“Çok özür dilerim gerçekten de uçakta boş yer yok… Birinci sınıfta bir yer

bulduğum için mutlu oldum… Bu yeri bulmak biraz zamanımı aldı, zira bu değişiklik

için pilottan izin almam gerekiyordu. ‘Hiç kimse sorun yaratan bir diğerinin

yanında oturmak mecburiyetinde tutulamaz’ dedi ve bu izni verdi.”

Diğer yolcular kulaklarına inanamıyorlardı, bu esnada kadın da bir zafer kazanmış

gibi yerinden kalkmaya hazırlandı. Aynı anda hostes, oturmakta olan zenciye

dönerek:

“Beyefendi, sizi uçağın birinci sınıfındaki yeni yerinize götürmem için beni takip

eder misiniz lütfen? Seyahat firmamız adına kaptan pilotumuz sizden böyle nahoş

bir olay yaratan kimsenin yanında oturmak mecburiyetinde bırakıldığınız için çok

özür diliyor.”

Tüm yolcular hep birlikte, bu olayı iyi bir biçimde sonuçlandıran uçak personelini

alkışlayarak tebrik ettiler.

O yıl, kaptan pilot ve hostes uçaktaki davranışlarından dolayı ödüllendirildiler.

Aşağıdaki mesaj, tüm ofislere personelin görebileceği bir biçimde iletildi:


“İnsanlar onlara ne söylediğinizi unutabilirler. İnsanlar onlara ne yaptığınızı da

unutabilirler. Ama insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla

unutmazlar.”
Bir zamanlar 4 Oğlu olan bir adam varmış.. Çocuklarının çok erken karar vermemeleri ve önyargılı olmamaları için onları bu konuda eğitmek istemiş.

Böylece her birini uzak bir yerde duran Ağacın yanına gidip ona

bakmalarını istemiş. . İlk oğlan Kışın gitmiş, İkincisi İlkbahar, üçüncüsü yazın

ve sonuncusu sonbaharda.

Geri döndüklerinde hepsini bir araya çağırmış ve ne görüklerini sormuş. İlk Oğlan Ağacın çok çirkin, yaşlı ve kupkuru olduğunu söyledi. İkinci oğlan Hayır yeşillikle doluydu ve canlıydı dedi. Üçüncü oğlan başka fikirdeydi. Çiçekleri vardı ve kokusuyla görüntüsüyle o kadar muhteşemdiki daha önce hiç böyle bir şey görmemişti.

Sonuncu Oğlan hepsinin haksız olduğunu ve ağacın meyvelerle dolu, canlı ve hayat dolu olduğunu belirtti.

Yaşlı Adam Oğullarına hepsinin haklı olduğunu söyledi. Çünkü hepsi farklı mevsimlerde ağacı görmeye gitmişti.

Onlara bir Ağacı veya bir İnsanı, kısa bir süre veya bir mevsim tanıdıktan sonra yargılayamayacaklarını anlatmaya çalıştı. Yada neye sahip olup olmadıklarını.

Gerçekleri ancak sonunda, 4 mevsimi gördükten sonra görürsünüz. Eğer Kıştan vazgeçersen İlkbaharın nimetinden olursun, Yazın Güzelliğinden ve Sonbaharın bütünlüğündende.

Bir mevsimin acısının, diğer güzel mevsimleri parçalamasına izin vermeyin.

Hayatınızı bir mevsim(bir dönem) yüzünden yargılamayın.

Unutmayınki ilerde şuanki zamanı arayabilirsiniz ve daha güzel günlerde yaşayabilirsiniz.
Küçük Kız...


Küçük kiz, kendini bildigi günden beri annesinden büyük bir sefkat görmüs ve ondan duydugu sözlerle, pamuk prensesten daha güzel olduguna inanmisti. Ona göre; nur yüzlü ve badem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilk okula baslayinca isler degisti. Arkadaslari onun hiç de güzel olmadigini, hatta çirkin bile sayildigini söylemekteydi. Küçük kiz, ilk önceleri onlara inanmadi çünkü herkes birbirini kiskaniyordu. Ama bir kaç yilda gerçeklerle yüzlesti. Annesinin bir pamuga benzettigi yüzü, çiçek bozugu bir cilde sahipti. "Badem" dedigi gözleri ise sasiydi. Vücudu da bir serviyi andirmiyordu. Demek ki, Annesi onu aldatmis ve yillar yili çekinmeden yalan söylemisti.

Genç kizin anne sevgisi, kisa bir süre sonra nefrete dönüstü. Evlenme çagina gelmis olmasina ragmen yüzüne bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere ragmen düzelmiyordu. Genç kiz, doktorlarin gizlice yaptigi konusmalardan kör olacagini anladiginda çilgina döndü ve kendisini hâlâ çocukluk yillarindaki ifadelerle seven annesinin bu yalanlarina dayanamayip evi terk etmeye karar verdi. Fakat annesi, uzak bir yerde is buldugunu söyleyerek ondan önce davrandi ve kazandigi paralari bir akrabasina gönderip, kizina bakmasini rica etti. Genç kiz bir süre sonra görmez oldu. Karanlik dünyasiyla bas basaydi. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalanciydi annesi, ölse bile bir kayip sayilmazdi. Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarini söyleyerek kizi ameliyat ettiler.

Ancak o, gözünü açtiginda yine ayni yüzü görmekten korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azindan kimseye yük olmazdi. Genç kiz, ameliyat sonunda aynaya baktiginda, müthis bir çiglik atti. Karsisinda bir dünya güzeli vardi.

Gerçekten de harika bir kizdi gördügü. Yüzündeki bozukluklar tamamen kaybolmustu. Çok kemerli olan burnu düzelmis, kepçe kulaklari normale dönmüs ve yaban otlarini andiran saçlari, dalga dalga olmustu. Genç kiz, yanindaki yasli doktora sevinçle sarilarak: "Sanki yeniden dünyaya geldim!" dedi. "Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamis, estetik ameliyati siz mi yaptiniz?" Yasli doktor: "Böyle bir ameliyat yapmadik kizim!." diye gülümsedi. Annenin bagisladigi gözleri taktik. Sen, onun gözünden gördün kendini!."


Keşke Her Sevilen, Sevenin Gözünden Kendini Görebilse (!)..
DENİZ YILDIZININ ÖYKÜSÜ

Bir adam okyanus sahilinde yürüyüş yaparken,denize telaşla bir şeyler atan birine rastlar.

Biraz daha yaklaşınca bu Kişinin, sahile vurmuş deniz yıldızlarını denize attığını farkeder ve

"Niçin bu deniz yıldızlarını denize atıyorsun ?" diye sorar.Topladıklarını hızla denize

atmaya devam eden kişi, "Yaşamaları İçin" yanıtını verince, adama şaşkınlıkla:

"İyi ama burada binlerce deniz yıldızı var.Hepsini atmanıza imkan Yok. Sizin bunları denize atmanız neyi değiştirecek ki ?" der.

Yerden bir deniz yıldızı daha alıp denize atan kişi,

"Bak Onun İçin Çok Şey Değişti," karşılığını verir.
MÜTHİŞ BİR ÖYKÜ :


Askerliğini bitirmiş olan genç askerliğini yaptığı şehirden ailesini aradı:

-Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum.

-Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz, diye cevapladılar.Oğulları,

-Bilmeniz gereken bir şey var diye devam etti.

-Arkadaşım savaşta ağır yaralandı.Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti.Gidecek hiçbir yeri yok, ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum.

-Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz.

-Hayır. Anne,baba,onun bizimle yaşamasını istiyorum.

-Oğlum,dedi babası,bizden ne istediğini bilmiyorsun.Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur.Bizim kendi hayatımız var,bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz.Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin.O kendi başının çaresine bakacaktır.Oğlu o anda telefonu kapattı.Ailesi ondan bir süre haber alamadı.Ama birkaç gün sonra,polisten bir telefon geldi.Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler.Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu.

Üzüntü dolu anne-baba oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler.Onu tanıdılar ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler:

Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı.

Bir çoğumuz bu hikayedeki aile gibiyiz;

Güzel olan ya da birlikte olmaktan zevk aldığımız insanları sevmek bizim için çok kolay, ama bize rahatsızlık veren ya da yanlarında kendimizi rahatsız hissettiğimiz insanları sevemiyoruz. Bizim kadar sağlıklı, güzel ya da akıllı olmayan insanların yanından uzak durmayı tercih ediyoruz.
Nick adında bir demiryolu isçisinin öyküsü bu. Nick güçlü, sağlıklı bir işçi manevra sahasında çalışıyor. Arkadaşlarıyla ilişkisi iyi ve işini iyi yapan güvenilir bir insan. Ne var ki, kötümser biri, her şeyin kötüsünü bekler ve başına kötü şeyler geleceğinden korkar.

Bir yaz günü,tren isçileri,ustabaşının doğum günü nedeniyle bir saat önceden serbest bırakılırlar.Tamir için gelmiş olan ve manevra alanında bulunan bir soğutucu vagonun içine giren Nick,yanlışlıkla içerden kapıyı kapatır,kendini soğutucu vagona kilitler.Diğer işçiler Nick'in kendilerinden önce çıktığını düşünürler.Nick kapıyı tekmeler,bağırır,ama kimse duymaz,duyanlar da bu tür seslerin sürekli geldiği bir ortamda olduğu için pek kulak vermezler.Nick burada donarak öleceğinde korkmaya başlar.Eğer buradan çıkmazsam, burada kaskatı donacağım, diye düşünmeye başlar.İçerde yarısı yırtılmış bir karton kutunun içine girer.Titremeye başar. Eline geçirdiği bir kağıda karısına ve ailesine son düşündüklerini yazar: Çok soğuk, bedenim hissizleşmeye başladı.Bir uyuyabilsem!Bunlar benim son sözlerim olabilir?

Ertesi günü soğutucu vagonun kapısını açan işiler, Nick'in donmuş bedenini bulurlar. Üzerinde yapılan otopsi, onun donarak öldüğünü göstermektedir. Fakat bu olayı olağanüstü yapan, soğutucu vagonun soğutma motorunun bozuk ve çalışmıyor olmasıydı. Vagonun içindeki ısı 18 C idi, ve vagonda bol hava vardı.

Nick'in korkusu,kendini gerçekleştiren bir kehanet oluşturmuştu.
Reklamın Gücü (Yaşanmış Bir Olay)


Amerikada kör ve yaşlı bir adam kalabalık bir caddenin kaldırımında oturmuş dileniyordu. Önüne üstünde ''doğuştan kör'' yazılı küçük bir tabela koymuştu. Önünden binlerce kişi geçiyordu ama çok az kişi önündeki kaseye para atıyordu. Bir reklamcı dilencinin önünden geçerken adamın önündeki tabelayı gördü ve sessizce tabelayı alıp arkasına birşeyler yazdı. Sonra kendi yazdığı taraf öne gelecek şekilde sessizce geri koydu ve gitti. Reklamcı adam gittikten sonra nerdeyse oradan geçen herkes dilencinin önndeki kaseye para koymaya başladı. Kısa bir süre sonra dilencinin kasesi parayla dolmuştu. Reklamcı tabelaya sadece şunu yazmıştı: Bugün çok güzel bir bahar günü, ama ben göremiyorum...
SHAKESPEARE`den,


> Bir Hint masalına göre, kedi korkusundan devamlı

> endişe içinde yasayan bir fare vardır.

> Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye

> dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece

> mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya

> başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana

> dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde

> avcıdan korkmaya baslar. Büyücü bakar ki, ne

> yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok.

> Onu eski haline döndürür.

>

> Ve der ki,

> 'Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir

> farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardim

> edemem.'

>

> Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda söyle diyor :

> 'İnsanların çoğu Sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için..

> Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.

> Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.

> Yaslanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.

> Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.

Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için.'
dostum ellerine sağlık çok güzel öykiler bunlar okumaya doyamadım hele asker öyküsü tüylerim diken diken oldu.devamını beklicem kib :ugeek:
TARİF

Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:


- Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.


Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:


- Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.


Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.


Çocuk:


-Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten


- İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?


- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik, manolyalar da atılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.


Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken fark etmiş onun kör olduğunu. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini fark ettiğini.


Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:


- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki.


Sizinkiler sağlam öyle değil mi?


Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:


- Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.
STANFORD


Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip utangaç bir tavırla rektörün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından fırlayarak önlerini kesti... Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların Harward gibi üniversitede ne işleri olabilirdi ? Adam yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı. Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu.


Yaşlı kadın çekingen bir tavırla,"Bekleriz" diye mırıldandı... Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi.


Sekreter sesini çıkarmadan masasına döndü. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi. Sonunda sekreter dayanamayarak yerinden kalktı.


"Sadece birkaç dakika görüşseniz. Yoksa gidecekleri yok" diyerek rektörü iknaya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu. Genç rektör isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterinin anlattığı tablo içini bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi. Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek !.. Olacak şey miydi bu ?


Suratı asılmış sinirleri gerilmişti. Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harward`da okuyan oğullarını bir yıl önce bir kazada kaybetmişlerdi.


Oğulları burada öyle mutlu olmuştu ki, onun anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı. Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. "Madam" dedi, sert bir sesle,


"Biz Harward`da okuyan ve sonra ölen herkes için bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner..." "Hayır, hayır" diyerek haykırdı yaşlı kadın. "Anıt değil... Belki Harward`a bir bina yaptırabiliriz".


Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar fırlatarak,


"Bina mı ?" diyerek tekrarladı,


"Siz bir binanın kaça mal olduğunu biliyor musunuz ? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan fazlasına çıktı..." Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaktan kurtulabilirdi. Yaşlı kadın sessizce kocasına döndü. "Üniversite inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş ? Peki, biz niçin kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde ?" Rektörün yüzü karmakarışıktı.


Yaşlı adam başıyla onayladı. Bay ve Bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California`ya, Palo Alto`ya geldiler. Ve Harward`ın artık umursamadığı oğulları için onun adını ebediyen yaşatacak üniversiteyi kurdular. Amerika`nın en önemli üniversitelerinden birini... STANFORD`u...

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapmanız gerekiyor.

Giriş Yap Üye Ol