Üyeliğinizle ilgili bir sorun yaşıyorsanız ufoss@dilogren.com adresinden bize ulaşabilirsiniz.
Dilogren.com Forum Arşivi
Hollanda • Yabancı Dil • Eğitim • Yaşam Arşiv: 2021 ve öncesi
Sponsorlarımız

HIKAYE BOLUMU

Yorum için giriş yap 48 mesaj · 48.224 görüntülenme
elif--------------------


slm arkadaşlar..ben hikayeleri çok seviorum..madem sil baştan..bende yine paylaşmak istiorum hikayelerimi..


HAYAT ACELEYE GELMEZ

Yıllar önce, çok uzaklarda bir adam varmış. Bu adam çalışmak amacıyla çok uzaklara gitmiş ve yıllarca çalışmış. Sonunda memleketine dönme zamanı gelmiş. Bu çalışma sürecinde toplam 3000 akçe biriktirmiş ve evinin yolunu tutmuş.


Evine doğru giderken yolu büyük bir şehirden geçmiş.Yolda yürürken köşe başında birisi "Bir nasihat bin akçe, bir nasihat bin akçe" diye bağırıyormuş. Adam düşünmüş: “Nasıl olur, bir nasihati bin akçeye satarlar, ben yıllarca çalıştım ve sadece 3000 akçe biriktirdim”. Bu işe

pek aklı ermemiş ama merak işte. Duramamış ve adama bin akçe vererek o nasihati satın almış.


Nasihat şöyleymiş: "KADERDE NE VARSA O ÇIKAR”. Ve yoluna devam etmiş...


İlerde yine köşe başında başka bir adam bağırıyormuş "bir nasihat bin akçe" diye. Adam yine dayanamamış bin akçe de o adama vermiş ve ikinci nasihatı da satın almış.


İkinci nasihat da şöyleymiş: “GÖNÜL KİMİ SEVERSE GÜZEL ODUR"


Son kalan bin akçesi ile yoluna devam etmiş. Tam şehrin çıkışında yine köşe başında bir adam bir nasihati bin akçeye satıyormuş. Adam bir parasına bakmış, bir de nasihatı satan şahsa, dayanamamış ve kalan son akçesiyle de o nasihatı satın almış.


Son nasihat ise şöyleymiş: "HİÇ BİR İŞ ACELEYE GELMEZ".


Parasız yoluna devam etmiş. Şehrin çıkışında büyük bir topluluk ile karşılaşmış. Topluluk telaş içindeymiş. Yaklaşmış ve oradakilerden birine neler olduğunu sormuş. Oradan birisi açıklamış, demiş ki: Burada şehrin tüm su ihtiyacını karşılayan bir kuyu var, ama kuyunun içinde de canavar var. Canavar suyu tutmuş, göndermiyor. Aşağıya kim indiyse bir türlü çıkamadı. Şimdi herkes korkuyor aşağı inmeye".


Adam düşünmüş ve ilk satın aldığı nasihat aklına gelmiş. "Kaderde ne varsa o çıkar". Aşağı inmeye karar vermiş.


İnince canavar hemen yakalamış ve yerine götürmüş. Demiş ki: "Buraya gelenlerin hepsine bir soru sordum ve bilemediler. Eğer sen bilirsen seni serbest bırakırım. "Bir dizine sarışın ve dünya güzeli bir kadın, diğer dizine de kurbağa koymuş ve "söyle bakalım hangisi güzel?" demiş.


Adam düşünürken aklına ikinci aldığı nasihat gelmiş ve "gönül kimi severse güzel odur" demiş.


Bu cevap canavarın çok hoşuna gitmiş. Zira canavar, kurbağanın gözlerine aşıkmış. Adamı salmış ve suyu bırakmış. Almışlar krala götürmüşler ve ağırlığınca altın vermişler.


Adam yoluna devam etmiş ve nihayet evine varmış.


Evinin camından içeri bakmış. Bir de ne görsün; karısı genç biri ile diz dize oturuyor. Hemen kılıcını çekmiş ve tam içeri girerken üçüncü nasihat aklına gelmiş : "Hiç bir iş aceleye gelmez".


Kılıcını kınına koymuş ve içeri girmiş. Hoş beşten sonra karısına o genci sormuş. Kadın da: "Bey, sen gittiğinde ben hamileydim ve bir oğlumuz oldu. Bu genç senin oğlun" demiş.


Hayat Aceleye Gelmez…


-----------------------------


VIETNAM`DAN DÖNEN ASKER

Vietnam'da savaştıktan sonra, sonunda evine dönmekte olan bir asker hakkında bir hikaye anlatılır;


Asker San Francisco'dan ailesini arar:


- Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum.


- Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz diye cevapladılar.


Oğulları,


- Bilmeniz gereken bir ÅŸey var diye devam etti.


- Arkadaşım savaşta ağır yaralandı. Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum.


- Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz.


- Hayır, anne, baba onun bizimle yaşamasını istiyorum.


- Oğlum dedi babası, bizden ne istediğini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var ve bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır.


Oğlu o anda telefonu kapattı ve ailesi ondan bir süre haber alamadı. Ama birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler. Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu. Üzüntü dolu anne baba hemen San Francisco'ya uçtular ve oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler. Onu tanıdılar ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler. Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı !...

-----------------------------

HALİL İBRAHİM BEREKETİ

Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş varmış...


Büyüğü Halil... Küçüğü ise İbrâhim...


Halil; evli, çocuklu. İbrahim ise bekârmış...


Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin...


Ne mahsul çıkarsa, ikiye pay ederlermiş... Bununla geçinip giderlermiş...


Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı. İkiye ayırmışlar... İş kalmış taşımaya...


Halil, bir teklif yapmış :

- İbrahim! Kardeşim, ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.

- Peki abi demiş İbrahim...


Ve Halil gitmiş çuval getirmeye... O gidince, düşünmüş İbrahim:


- Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine. Böyle demiş ve kendi payından bir miktar atmış onunkine...


Az sonra Halil çıkagelmiş.

- Haydi İbrahim, önce sen doldur da taşı ambara demiş

- Peki abi..!


İbrahim, kendi payından bir çuval doldurup düşmüş yola...

O gidince, Halil'i düşünmüş: Demiş ki:


- Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var. Ama kardeşim bekâr. O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.


Böyle düşünerek, Kendi payından atmış onunkine birkaç kürek...


Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atmış diğerine.

Bu, böyle sürüp gitmiş...


Ama birbirlerinden habersizlermiÅŸ.

Nihayet akşam olmuş. Karanlık basmış.

Görmüşler ki, bitmiyor buğdaylar.

Hatta azalmıyor bile...


Hak Teala bu hali çok beğenmiş.

Buğdaylarına bir bereket vermiş, bir bereket vermiş ki...


Günlerce taşımış iki kardeş, bitirememişler.

Şaşmışlar bu işe...

Aksine çoğalmış buğdayları.

Dolmuş taşmış ambarları.


Bugün "Bereket" denilince, bu kardeşler akla gelir.

Bu bereketin adı: Halil İbrahim bereketidir...

------------------------------


SULTAN MURAD

Sultan Murad Han o gün bir 'hoş'tur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vaz geçer. Neşeli deseniz değil, üzüntülü deseniz hiç değil. Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:


- Hayrola efendim, canınızı sıkan bir şey mi var?

- Akşam garip bir rüya gördüm.

- Hayırdır inşallah...

- Hayır mı şer mi öğreneceğiz.

- Nasıl yani?

- Hazırlan, dışarı çıkıyoruz.


Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Anlaşılan o ki, Padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri, kararlı adımlarla Beyazıt'a çıkar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar:


- Kimdir bu?

- Aman hocam hiç bulaşma, derler.

- Ayyaşın sarhoşun biri işte!

- Nerden biliyorsunuz?

- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz...


Bir başkası tafsilâta girer:


- Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplarçarsısı'nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine..


Hele yaşlının biri çok öfkelidir:


- İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?..


Hasılı, mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdili kıyafet mollalar kalırlar mı ortada! Tam Vezir de toparlanıyordur ki, Padişah keser yolunu:


- Nereye?

- Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.

- Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlamak gerek.

- İyi ya, saraydan bir kaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden.

- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.

- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?

- Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.

- Aman efendim, nasıl kaldırırız?

- Basbayağı kaldırırız işte.

- Yapmayın, etmeyin sultanım, bunun yıkanması, paklanması var. Tekfini, telkini...

- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.

- Åžurada bir mahalle mescidi var ama...

- Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?

- Ne bileyim, Ayasofya'dan, Süleymaniye'den, en azından Fatih Camii'nden...

- Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim...


Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkânınca bir güzel yıkarlar ki, naaş; ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur, aydınlanır alnında. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında. Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, Vezir'in de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardır daha... Bir ara Vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.


- Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...

- Nasıl yani?

- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?

- Doğru, öyle ya, neyse... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.


Vezir, cüzüne, tesbihine döner. Padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir.


- Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun.


Kadın eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar, şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından...


- Biliyor musun oğlum? Diye dertli dertli söylenir... Bizim efendi bir âlemdi, vesselâm. Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı.

Sonra getirip dökerdi helâya!


- Niye?

- Gençler içmesin diye...

- Hayret...

- Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinlemeniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara...

- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki...

- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe'yi görmeli...

- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?

- İşte bu yüzden Nişancı'ya, Sofular'a uzanırdı ya... Hatta bir gün; "Bakasın efendi, dedim. Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada..."

- Doğru, öyle ya?

- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?

- Peki o ne dedi?

- Önce uzun uzun güldü, sonra; "Allah büyüktür hatun, dedi. Hem Padişah'ın işi ne?"
Cok uzunn hikaye gerisinide yarin okurum ay gozum acidi.
aman ne komik...
elif hikayeler gercekten anlamlı zaten komik adı altında yapılmamıs anlayan anlar moralini bozma böyle muhalefetler gelecek moral bozma yok
çok tşk ederim fyeşil arkadaşım..ben zaten moralimi bozmuorum...onu emeğe saygısı olmayan anlayışsızlar düşünsün...
hatta buna en ii cevap yeni hikayeler olcaktır..ben şimdi yine yaziim..
KÜÇÜK BİR HİKAYE

Japonya'da yaşanmış gerçek bir olay şöyledir: Evini yeniden dekore ettirmek isteyen Japon bunun için bir duvarı yıkar. Japon evlerinde genellikle iki tahta duvar arasında çukur bir boşluk bulunur. Duvarı yıkarken, orada dışardan gelen bir çivinin ayağına battığı için sıkışmış bir kertenkele görür. Adam bunu gördüğünde kendini kötü hisseder ve aynı zamanda meraklanır da kertenkelenin ayağına çakılmış çiviyi görünce.


Muhtemelen bu çivi 10 yıl önce, ev yapılırken çakılmıştı. Peki nasıl olmuş da kertenkele bu pozisyonda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamayı başarmış ? Karanlık bir duvar boşluğunda hiç kıpırdamadan 10 yıl boyunca yaşamak çok zor olmalı.


Böylece adam çalışmayı bırakır ve kertenkeleyi izlemeye başlar. Sonra nereden çıktığını farkedemediği başka bir kertenkele gelir ağzında taşıdığı yemekle... Adamı sersemletir gördüğü manzara. Bu nasıl bir sevgi? Ayağı çivilenmiş kertenkele, 10 yıldır diğer kertenkele tarafından beslenmektedir...


KALBİNİZDEKI SEVGİYİ ASLA ÖLDÜRMEYİN, SİZİ SEVENLERİ ASLA TERKETMEYİN !
ÇİÇEK VE SU

Günün birinde bir çiçekle su karsılaşır ve arkadaş olurlar.


İlk önceleri arkadaşlık olarak devam eder ilişkileri.


Tabii ki her zaman lazımdır arkadaşlık birbirini tanımak için.


Gel zaman git zaman, çiçek o kadar mutlu olur ki suyun yanında, içi içine sığmaz olur artık ve anlar ki suya asık olmuştur.


İlk kez aşık olan çiçek etrafa kokular saçmaya başlar. "Sırf senin hatırın için ey su" diye. Öyle bir zaman gelir ki artık su da içinde çiçeğe karşı bir şeyler hissetmeye baslar. Fark eder ki "Çiçeğe aşık oldum" Ama su da ilk defa aşık oluyordur. Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek "Acaba su beni sevmiyor mu?" diye düşünmeye baslar. Çünkü su pek ilgilenmemektedir çiçekle... Halbuki çiçek alışkın değildir böyle bir sevgiye. Ve dayanamaz bir gün, çiçek suya "Seni seviyorum" der. Su "Ben de seni seviyorum" diye cevaplar.


Aradan zaman geçer ve çiçek yine suya "Seni seviyorum" der. Su "Ben de" der. Çiçek sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler... Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz olur artık etrafa. Ve son kez suya "Seni seviyorum" der. Su da "Sana söyledim ya, ben de seni seviyorum" der. Ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır artık çiçek, su da başında bekler öylece, çiçeğe yardımcı olmak için. Ama bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki: "Seni ben gerçekten seviyorum" Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır.


Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Muayeneden sonra şöyle der doktor:


"Hastanın durumu ümitsiz, artık elimizden bir şey gelmez." Su merak eder sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar doktora "Hastalığı nedir?" doktor der. Doktor şöyle bir bakar suya ve der ki "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum, bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der.


Ve anlar ki su artık, sevgiliye sadece "Seni seviyorum" demek yetmemektedir...
tsk elif anlayanlar anladı bu hikayeleri gerisi de anlamayanlar biraz düşünce sahibi olsunlar ayrıca emege herzaman saygı lazım birseyle vermeye calısan insanlara destek olalım

kolay gele arkadasım
HER ZAMAN BİR YOL VARDIR

Yeni evli bir çift vardı. Evliliklerinin daha ilk aylarında, bu işin hiç de hayal ettikleri gibi olmadığını anlayıvermişlerdi.


Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi. Son zamanlarda o kadar sık olmasa da, evlenmeden önce sık sık birbirlerini çok sevdiklerine dair ne kadar da dil dökmüşlerdi. Ama şimdilerde, küçük bir söz, ufak bir hadise aralarında orta çaplı bir kavganın çıkmasına yetiyordu.


Bir akşam oturup, ilişkilerini gözden geçirmeye karar verdiler. Her ikisi de, boşanmayı istememekle beraber, işlerin böyle gitmeyeceğinin farkındaydılar.


Erkek, "Aklıma bir fikir geldi" dedi. "Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım. Kurumaz da büyürse bunu bir daha aklımızdan geçirmeyelim. Bu süre içinde de ayrı ayrı odalarda kalalım."


Bu ilginç fikir hanımının da hoşuna gitti. Ertesi gün gidip bir meyve fidanı aldılar ve birlikte bahçeye diktiler. Aradan bir ay geçti. Bir gece bahçede karşılaştılar. Her ikisinin de elinde içi su dolu birer bidon vardı...
SEVGİYİ BİLENLER

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?"diye. "Bakın göstereyim" demiş ermiş.


Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da "derviş kaşıkları" denilen bir metre boyunda kaşıklar. Ermiş "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş. "Peki" demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.


Bunun üzerine "Şimdi..." demiş ermiş. "Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe." Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyurun" deyince her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, karşısındaki kardeşine uzatarak içmişler çorbalarını. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.


"İşte" demiş ermiş. "Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz.


Şunu da unutmayın: Hayat pazarında alan değil, veren kazançlıdır her zaman..."
saol arkadaşım..o kadar güsel sölemişsin kii yani fazla söze gerek yok..anlayanların hali bi başka oluyor işte..
arkadaşlar elinize yüreğinize sağlık ;)
Elif ben cok uzun derken hikayene kotu bi annamda demedim ayrica hikayelerin cok guzel emegine yugerine saglik arkadasim

sadece gec saate denk geldi okumam ve gozlerim acidi dedim bunda bukadar tepki verilecek alyci konusulacak bi sorun oldugunu zandetmiyorum.Burda herkes bi emek veriyor biseyler yapiyor bu emekle ugrasla alay edilmez bende alaycikonusdugumu zandetmiyorum

herkesin eline yuregine emegine saglik.

Neyse kolay gelsin size.
Begendiginiz Hikayeleri yayinlayiniz !!
ayşenil neyse artık..olan oldu daha..ama başka bir şekilde yazabilirdin bunu..o şekilde yazman hoş olmadı..herkes düşüncelerini sölemekte özgürdür..kimine göre doğrudur veya deildir..sen düşünceni yazmışsın bende kendi düşüncemi yazdım..olay bu..!!
ayşenil kusura bakma seni incitmek veya kırmak veya küstürmek gibi bi amacla olmadı hakkını helal et kusura bakma aile arasında olur bunlar yanlız aile arasında küsüp gitmek olmaz.

kolay gelsin
sevgili uğur abi..bu yazılar çok hoşuma gitti..bu başlık altında yazmayı uygun gördüm..

HAYAT DERSİ..

GÜnlerden Bİr GÜn KurbaĞa YariŞi DÜzenlenmİŞ!!!


Hedef YÜksek Bİr Kulenİn TepesİymİŞ...


Kalabalik Onlari GÖrmek Ve AlkiŞlamak İÇİn ToplanmiŞ.


YariŞ BaŞlamiŞ


Aslinda Kİmse Onlarin Tepeye Varacaklarina İnanmiyormuŞ...


Ve ŞÖyle KonuŞuyorlarmiŞ Aralarinda ;


« BoŞuna !!! Nasil Olsa BaŞaramayacaklar... »


KurbaĞalar YavaŞ YavaŞ Cesaretlerİnİ Kaybetmeye BaŞlamiŞlar


Yalniz Bİr Tanesİ BÜtÜn GÜcÜyle Tirmanmaya Devam EdİyormuŞ...


Ve İnsanlar KonuŞmaya Devam EdİyorlarmiŞ


« Hakİkaten Yazik !!! Nasil Olsa Tepeye Varamayacaklar !... »

Ve KurbaĞalar Yenİlgİyİ Kabullenmek Zorunda KalmiŞlar... Bİr Tanesİ


HarİÇ ! O, BÜtÜn KoŞullara RaĞmen Devam EdİyormuŞ......


SonuÇta, O Bİr Tanesİ HarİÇ, Hepsİ YariŞi Terk EtmİŞler... O İse Kulenİn


Tepesİne Tek BaŞina ÇikabİlmİŞ...


Herkes ŞaŞkinlik İÇİnde Bunu Nasil BaŞardiĞini Merak EtmİŞ !


İÇlerİnden Bİr Tanesİ Ona YaklaŞip Bu YariŞi Nasil TamamladiĞini


SormuŞ...


Ve GÖrmÜŞ Kİ.......


O SaĞirmiŞ !!


...sİz Sİz Olun Negatİf Duygular TaŞima AliŞkanliĞi Olan İnsanlari


Dİnlemeyİn...


ÇÜnkÜ Onlar Sİzİn YÜreĞİnİzde TaŞidiĞiniz En GÜzel Umutlari Yok


Ederler !!!!


İŞİttİĞİnİz Veya OkuduĞunuz SÖzlerİn Ne Denlİ Tesİrlİ Olduklarini Bİlİn...


Ve Her Zaman Pozİtİf DÜŞÜnÜn !!!
ÇOK GÜZEL BİR DERS

Okuldaki İkinci Ayımda, Hocamız Test Sorularını Dağıttı. Ben

Okulun En İyi Öğrencilerinden Biriydim. Son Soruya Kadar Soluk

Almadan Geldim Ve Orada

Çakıldım kaldım. Son Soru Şöyleydi: "Her gün Okulu

Temizleyen Hademe

Kadının İlk Adı Nedir?.." Bu Herhalde Bir Çeşit şaka Olmalıydı.

Kadını Yerleri Silerken Hemen Her gün Görüyordum. Uzun Boylu, Siyah

Saçlı Bir Kadındı. 50'lerinde Falan Olmalıydı. Ama Adını Nerden

Bilecektim Ki!.. Son

Soruyu Yanıtsız Bırakıp Kağıdı Teslim Ettim. Süre

Biterken Bir Öğrenci,

Son Sorunun Test Sonuçlarına Dahil Olup Olmadığını

Sordu. "Tabii Dahil"

Dedi, Hocamız... "İş Yaşamınız Boyunca İnsanlarla

Karşılaşacaksınız. Hepsi

Bir birinden Farklı İnsanlar. Ama Hepsi Sizin İlginiz

Ve Dikkatinizi

Hakkeden İnsanlar Bunlar. Onlara Sadece Gülümsemeniz Ve

'Merhaba' Demeniz Gerekse Bile..."


Bu Dersi Hayatym Boyunca Unutmadım. Hademenin Adını da... Dorothy idi.
ya elif çok teşekkürler emeğine yüreğine ellerine sağlık arkadaşım bunlar süper hikayeler ya diğer yazdıklarınıda okumuştum gerçekten harika ve okadar ders vericiki nerden buluyorsun arkadaşım bunları harikasın yaa böyle ders verici paylaşımlarını herzaman bekliyoruz arkadaşım hoşçakal
çok tşk ederim sibel arkadaşım..bende hikayelerin ayrı bi yeri vardır her zaman..o yüzden hep okumaya çalışıorum ve kendimce bişiler çıkarmaya çalışıorum..her zaman sitede paylaşmaya devam etcem inş.. ;)
elifçim eline emeğine yüreğine sağlık

gerçekten duygulu hikayeler gerçeklik payıda olabilir
saol arkadaşım...beğendinize sevindim..devamı gelicekk... ;)
SEVGİ, BAŞARI VE ZENGİNLİK

Bir kadın, evinden dışarı çıkar ve uzun beyaz sakallı 3 tane yaşlı adamın evinin önünde oturduklarını görür. Onları tanımaz.


"Ben sizi tanımıyorum ama aç olmalısınız" der.

"Lütfen içeriye gelin ve birşeyler yiyin."

"Evin erkeği içerde mi?" diye sorarlar adamlar.

"Hayır" der kadın. "O dışarıda."

"Öyleyse içeri gelemeyiz" diye cevap verirler.


Akşam olup kadının kocası eve geldiğinde, kadın başından geçenleri kocasına anlatır.


"Git onlara söyle ben evdeyim içeri gelebilirler" der.


Kadın dışarı çıkar ve onları içeri davet eder.


"Hepimiz aynı anda içeri girmeyiz." der yaşlı adamlar.


Kadın ögrenmek ister;


"Niye giremezsiniz?"


Yaşlı adamlardan bir tanesi açıklar:


"Onun adı ZENGİN" der bir arkadaşını gösterir, ve bir diğerini işaret eder " O BAŞARI, ben ise SEVGİ." Sonra ekler;

"Şimdi, içeri gir ve kocanla konuş hangimizi evinizde istersiniz"


Kadın içeri girip söylenenleri kocasına anlatır. Adam duyunca neşelenir.

"Ne güzel!!" der, "Madem öyle, Zengini içeri çağıralım ve evimizi zenginlikle doldursun."


Karısı itiraz eder;

"Canım, niçin Başarıyı çağırmıyoruz?"


Bu sırada konuştuklarını evin diğer köşesinde bulunan gelinleri duyar. Zıplayarak gelir ve kendi fikrini söyler.

"Sevgiyi çağırsak daha iyi olmaz mı? Evimiz sevgiyle dolar!"

"Gelinimizin önerisini dikkate alalım" der adam karısına.

"Dışarı çık ve Sevgiyi bizim misafirimiz olması için davet et."


Kadın dışarı çıkar ve 3 yaşlı adama sorar;


"Hanginiz Sevgi? Lütfen içeri gel ve misafirimiz ol"


Sevgi ayağa kalkar ve eve doğru yürümeye başlar. Diğer iki yaşlı adamda onu takip ederler. Kadın şaşırmış bir şekilde Zengin ve Başarıya sorar;


"Ben sadece Sevgiyi davet ettim, siz niye geliyorsunuz?"


Zengin ve Başarı bir ağızdan cevap verirler;

"Eğer Zengin'i yada Başarıyı davet etmiş olsaydın diğer ikisi dışarıda kalırdı, ama sen Sevgiyi davet ettin, O nereye giderse bizde oraya gideriz. Nerede Sevgi var ise, orada Başarı ve Zenginlik de vardır...!!!"
İÇLERİNE SAKLAYALIM

İnsanoğlu mutluluğu hep hor kullanıyormuş... Hep şikayetçi hep bıkkınmış...


Bir gün melekler, mutluluğu saklamaya karar vermişler.


''Saklayalım, zor bulsunlar. Zor buldukları için belki kıymetini bilirler''


diyerek başlamışlar tartışmaya. Sorun büyükmüş. Mutluluğu saklamak kolay değilmiş çünkü. Kimisi "Everest'in tepesine saklayalım", kimisi

"AtlasOkyanusu'nun dibine" demiş. Tac Mahal'in kubbesi, Mekke sokakları, İtalyan sofrası, bir hastanenin yeni doğan odası, dondurma külahı, sigara paketi, lale bahçesi... Pek çok yer düşünmüşler ama hiçbiri yeterince zor gelmemiş..


Derken meleklerden biri "İÇLERİNE SAKLAYALIM" demiş. "Kimsenin aklına gelmez içine bakmak"


İşte o gün bugündür mutluluk insanın kendi içinde saklıymış...


Hiçbir mutluluk kolay gelmiyor. Kolay kolay gülmüyor insanın yüzü... Emekte ve insanın içinde saklı mutluluk. Ne başkasının ekmeğinde, ne başkasının evinde, ne de başka bir şeyde......


Bu yüzden gözünüz hep içeride olsun.


Siz dışını boş verin, içine bakın...
elif ellerine saglık güzel hikaye anlayana;)
HEPSİDE ÇOK GÜZEL ELİNE SAGLIK ARKADAŞIM AMA ENÇOKTA 4 SÜPER HİKAYENİN 1 İNCİSİNİ BEGENDİM ASLINDA BİLİNÇLİ Bİ ŞEKİLDE OKUNURSA ÇOK GÜZEL DERSLER VE ÖGÜTLER VERİLİYOR BU HİKAYELERDE ÇOK TŞKLER.
fyesil yazdı:
elif ellerine saglık güzel hikaye anlayana;)


saol fatih kardeşş..aynen katılıorum :lol:


ÖZOM yazdı:
HEPSİDE ÇOK GÜZEL ELİNE SAGLIK ARKADAŞIM AMA ENÇOKTA 4 SÜPER HİKAYENİN 1 İNCİSİNİ BEGENDİM ASLINDA BİLİNÇLİ Bİ ŞEKİLDE OKUNURSA ÇOK GÜZEL DERSLER VE ÖGÜTLER VERİLİYOR BU HİKAYELERDE ÇOK TŞKLER.

tşk ederim arkadaşım..bende de o hikayenin yeri başkadır.. ;)
*kıssadan hisse*


Vaktiyle bir dervis, nefsi ile mucadele etmeye karar verir.

Fakat is yamali bir hirka giymekle olmamaktadir.

Bundan sonra kendine reva gorulen her turlu kem sozu, her turlu kotu

davranisi hos gormeye calisacaktir.

Usule uygun hareket eden dervis solugu berberde alir bir gun.

Berberden kendisini tras etmesini ister.

Berber dervisin saclarini kazimaya baslar. Dervis aynadan durumu

izlemektedir. Basinin bir kismi tamamen kazinmistir.


Berber tam diger tarafa usturayi vuracakken, yagiz mi yagiz, bickin mi

bickin bir kabadayi girer iceri.


Dogruca dervisin yanina gider, basinin kazinmis kismina okkali bir tokat

atar ve saklabanlik yaparak:

"Kalk bakalim kabak, kalk da tirasimizi olalim!" diye kukrer.

Dervislik bu... Sovene dilsiz, vurana elsiz olmasi gereltir. Kaideyi

bozmaz dervis, hic ses etmez, usulca kalkar yerinden.


Berber mahcup olur ama,korkmustur da. Sesini cikartamaz.


Kabadayi, Dervisin kalktigi koltuga oturur, berber trasa baslar.


Tras sirasinda da devamli olarak dervisi asagilayip alay etmeye devam eder;


"Kabak asagi, kabak yukari....."

Tras biter, kabadayi dukkandan cikar.


Henuz birkac metre gitmistir ki, gemden bosanmis bir at arabasi yokustan

asagi hizla uzerine gelerek kabadayiya carpar.


Kabadayi orada yigilir kalir.

Olmustur.

Gorenler cigligi basarlar.

Berber ise saskindir.

Bir bu kotu manzaraya, bir dervise bakar, gayri ihtiyarî sorar:

- Biraz agir olmadi mi dervis efendi ?..

Dervis mahzun ve dusunceli bir sekilde cevap verir:


- Vallahi asla gucenmedim ona. Hatta hakkimi da helal etmistim... Gel gor

ki kabagin bir sahibi var. "O" gucenmis olmali!..


Saygi, sevgi ve muhabbetle...
PENCEREDEN GÖRÜLENLER

Bir hastanede ölümü bekleyen hastaların koğuşu, koğuşta bir oda, odada iki yatak, iki hasta. Birisi pencerenin önünde, öteki duvar dibinde. Yaşamlarının şu son döneminde pencere kenarındaki, sabahtan akşama pencereden bakıp, tüm gördüklerini duvar dibinde hiçbirşey görmeyen arkadaşına aktarır.

"Bugün deniz dünden daha durgun. Rüzgar hafif olmalı. Beyaz yelkenliler belli belirsiz ilerliyor... Park mı ? Park henüz tenha. Salıncakların ikisi dolu, ikisi boş" ya da "Geçen haftaki sevgililer yine geldiler. Eleleler, bir sıraya oturdular. Hep erkek anlatıyor kız dinliyor. Şimdi erkek kızın saçlarını okşuyor... Ne kadar da güzeller."

"Erguvanlar bugün çıldırmış, öyle bir çiçek açtı ki; etraf mordan geçilmiyor. Erikler desen gelinden farksız..."

"Eyvah miniklerden biri düştü. Annesi yetişti bağrına basıyor çocuğu.

Neyse çocuk sustu.

Gülüyor şimdi"...

"Öğrenciler mi ? Onlar yine kitaplarına dalmışlar... dur bakayım haa... simitçi geldi. İki simit alıp beşe paylaştırıp yiyorlar. Şimdi de çocuklara katıldılar uçurtma uçurtmaya... Uçurtma yükseliyor yükseliyor"...

"Hayır yelkenliler henüz görünmedi, ama martıların keyfi yerinde. Baloncu da erkenci. Mavi, mor, yeşil, kırmızı, turuncu kocaman balonları var..."

Hergün böyle sürüp giderken, her gördüğünü anlatırken ansızın, müthiş bir kriz geçirir pencere yanındaki..! Duvar dibindeki düğmeye bassa, doktor çağırabilir. Ve belki de yanındaki arkadaşını kurtarabilir. Ama... ama... arkadaşı ölürse, pencerenin yanı boşalacaktır. Ve duvar dibindeki düğmeye basmaz, doktor cağırmaz. Arkadaşı ölür. Ertesi sabah duvar dibindekinin yatağını pencerenin yanına taşırlar. Beklediği an gelmiştir. Yattığı yerden pencereden dışarı bakar. Pencerenin dibinde kapkara duvardan başka hiçbirşey yoktur.

Yorum Yaz

Yorum yazmak için üye girişi yapmanız gerekiyor.

Giriş Yap Üye Ol